nurgül's profileDavasız insan,hedefsiz, ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Davasız insan,hedefsiz, gayesiz insandır.Hayatının bir gayesi ve hedefi olmayan kimsenin bir kişiliği ve kimliği de olmaz. (msn arkadaşlığını kabul etmiyorum) |
|||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||
|
March 30 Niye Ben!(yüzyılın en anlamlı yazısı)![]() “Neden benim başıma geldi?” Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu.
“Niye ben?” Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler.
Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki… Benim değil, “öteki”lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan.
“Ben” dediğimiz dokunulmazdır. “Ben” öyle sıradan değil(im)dir. Olağan bir kaza haberinin o hep bildik “ölü sayısı” arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam “ben”. Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye “ben”im o “biri”?
“Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?” “Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?” “Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?” “Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?”
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o “şey” geldiğinde.
Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: “Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!” Her şey ve herkes “başka”laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların “Baba!” dediğinde ömür boyu cevap alamayacak.
Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir “başkası” dahasın başkalarının gözünde. Bir “başkası”nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir “başkası” olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini.
Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde?
Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen “ben” de olsa, “ölenle ölünmüyor”muş.
Hayat devam ediyor “ben”siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! “Olsa da bir olmasa da bir”mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: “Neden başkası değil de ben?” Daha açıkçası: “Niye ben seçildim?” “Ne isteniyor benden?” “Hak etmedim ben bu ‘ceza’yı!”
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz.
Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz “kader”i takdir edenledir. Yani Yaradan’la karşı karşıya gelir aklımız. “Ben”i Vareden’e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz.
“Ne istedin benden?” “Benim ne suçum vardı ki?”
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. “Ben” kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama “kader mahkûmu” oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama “n’edersin kaderime yazılmış” deyiverir, sıyrılırım. Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere “mahkûm” eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını “kader”in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam “Niye ben?” sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, “Niye benim başıma geldi?” diye sızlanmak yok. “Başkaları”nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, “Niye ben hayatta kaldım?” diye hesap sormak yok. Değil mi? Farkında değilim ama… Ben bana “ben” diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! “Ben”i bir “başkası” da olabilecekken “ben” diye seçip Vareden’e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ başkalarının “başkası” diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir “yok” olabilirdim. “Yok” olduğunun bile farkında olunmayan bir “şey”dir “yok”luk… Ben “ben” olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? “Ben” olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! “Ben” varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma “ben”den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile “ben” olmayı hesap edemezken, “ben” diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim. Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer “biricik”mişim ben. “Bitane”ymişim beni “ben” olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana “ben” diyebiliyorum? Ya, ben bana “ben” diyemeyenlerden olsaydım? “Sen” diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim?
Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
“Niye ben?” diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım “ben” sayesinde sorabiliyorum… Ne garip? Hiç yoktan kazandığım “ben”imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım. Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım “ben”imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: “Ben” bana sürprizim. Hiç ummamıştım “ben” diye/bilineceğimi… Hiç beklemiyordum “ben” diyebilenler arasına seçileceğimi… Ben beni “ben” bilmeseydim, ben “ben” olamayışıma ağlayabilecek miydim? Ben şimdi burada soruyorum kendime: “Niye ben?” Senai Demirci
March 18 TEK MESELE - TEK ÇÖZÜM![]() O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! '(Fecr: 27-28) Tek meselem var bu Dünyada, tek meselem, Bir Deli gibi kaygısız, bir Veli gibi teslim, Derviş gönüllü, kâlbi hoşnut ve selim, Huzurlu bir nefse kavuşmak, tek meselem. Emr-i bil marufa harfiyen uymak meselem, Nur gibi ışık saçmak, mum gibi sönmek, Rabbe, bir bebek kadar masum dönmek, 'Gir Cennetime' hitabını duymak meselem. Tek meseleme, tek çözüm var. Anlayana bir çift sözüm var: Huzurlu bir nefis için Kur'an'a kaydolmak gerek. Huzurlu bir nefis için Allah'ta kaybolmak gerek. Öyle bir kaydol ki, öğrenciliğin sürsün ölene dek. Öyle bir kaybol ki, bulamasınlar seni ölene dek. Ahmet SANDAL Şair Yazar February 18 Gazze için sabah ezanı vakti![]() Bilâl’in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik. Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl’in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl’in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.
“Allahüekber… Allahüekber…” Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları “ölebilir Zehra!” diyor. “Ölmeli…” diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra’nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. “İnce kuru” saçları çok geliyor Zehra’ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra’nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi… “Allahüekber… Allahüekber…” Seccadesi köşede katlı duruyor Ahmet Yasin’in. Abdestini yeni almış. Suyla değil kanla tamamlamış guslünü. İğne başı kadar bile kuru yeri kalmamış. Tepeden tırnağa mazlum, masum. Secdeye koyacak başı kalmamış. Yüzü yok kıbleye dönecek. Uğrunda öldürüldüğü imanını şahit bırakmış cesedinin yanı başına. Cenazesini kaldıracaklar bile öldürülmüş, öldürülecek… Ateşten seccadeler seriliyor sokak aralarına. Başı eğilmiyor zalime şehitlerin. İblis soyunun hesapları bencilliğe varıyor, kibre dayanıyor. Şefkat başını uzatamıyor pencerelerden. Korku bile korkuyor nursuz suratlarından. “Eşhedü en lâ ilahe illalah…” Sabaha kan çorbası hazırlıyor zalimler. Katliam partisi ihraç ediyorlar oturma odalarına. Uyuyor mudur Olmert acep? Onun da gözleri var mıdır uyumaya hasret? Sakinleşir mi rüya görürken nefreti? Söner mi azgınlığı yüzüne su vururken? Zehrâ’nın yaşında bir kızı var mıdır füzeyi ateşleyen askerin? Gece utanıyor gece olduğuna; karanlığıyla gizlediği tanklar ateş dolduruyor bebelerin süt kokan ağızlarına. Sabahın gönlü yok gün ışığını görmeye; ölü kuşkanatlarıyla örtüyor ölü kızların utangaç saçlarını. Alev topu düşüyor “lâ ilâhe” ile “illallah” arasına… Kinlerini ilah edinenler namlunun gerisinde duruyor, “illâ Allah” diyenler namlunun ucunda kül oluyor, gül oluyor. Keskince bir “lâ…” yükseliyor Leylâ’nın kan sızan dudaklarından… “Allah…” diye akışıyor son nefesi; ateşleri söndürüyor bakışının güneşi.. “Şahit olduk yâ Rab, Sen de bize şahit ol...” “Eşhedü enne Muhammed’ürresûlullah...” Az daha büyüseydi Muhammed, olur a, belki öğrenirdi adını. “Muhammed” diye seslenince müezzin; belki dudakları kıvrılır, gözleri çevrilirdi. Adı yüzünden katledildi Muhammed bebek. Adını çekemeyenler ancak tetik çekebiliyorlar. Muhammed’lerin varlığını hazmedemeyenler, Ebuleheb gibi ateş taşıyorlar dudaklarında, haset üstüne haset yığıyorlar kalplerine. Kuruyasıca elleriyle ateş sütunları örüyorlar etraflarına. Kendi kendilerini hapsediyorlar alevden parmaklıkların ardına. Nefret aleviyle kundakladıkları Muhammed bebenin ölü yüzüne yerleşen tebessümün, kremle besledikleri kendi yüzlerine niye yakışmadığını anlamayacaklar. “Hayyâlessalâh…” Haydin namaza ey Gazzelilerin uykucu kardeşleri. Kardeşleriniz ağlarken gülebilen dudaklarınıza hiç olmazsa Fatiha değsin. Bebelerin kahvaltı saatinde kurşun yediği Gazze’nin komşuları, çocuk çığlıklarına dayanamayıp kapattığınız kulaklarınıza hiç olmazsa ezan değsin. Gözlerinin içine utanmadan bakabildiğimiz kızımıza, “sen Gazzeli çocuklardan biri olsaydın, ben sen öldürülürken de uyurdum” diyebiliyorsak, uyumaya devam edelim. “Hayyâlelfelâh…” Kurtuluş kervanı çoktan göçtü. “Ah keşke kavmim de bir bilseydi..” diye müjde vermek için yanıp tutuşuyor şehitler. Ezan mı? Gazze’de bu sabah ezan yarım kaldı. Belki de hiç başlayamadı. Ama şimdilik.. Sadece şimdilik… SENAİ DEMİRCİ (alıntı)
October 05 İnşirah...İnşiRah..İnŞirah..![]() “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(inşirah/1)
“Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .”(inşirah/2)
“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)
Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni. “Yalnız Rabbine yönel.”(inşirah/8) alıntıdır...
August 03 Adı Yok
Adını koyamadım bu serzenişin
Yetmedi hiçbir laf, söz, kelam
Yetişemedi âyineliğine ruhumun
İkindi yağmurlarında ıslanan kalbimde
Çatlaklar peyda oldu şerha şerha
Heyhat!
Bu kuraklığa anlam yükleme sancılarımda
Pervane oldum yine kor gecelerde
Nâra düştüm yardan
’’Yara beni, yara beni
Aşkın oku yara beni
Bıraksınlar yâra beni
Atsın yardan yara beni’’
Yandım
Yandıkça kavruldu yüreğim
Naçar kaldım sükûtun sahillerinde
Yarama em olur sandım gözyaşlarım
Ve aktı gözümden gönlüme
Kandım
Suya kanar gibi gözyaşıma kuytu köşelerde
Estikçe rüzigârlar üzerinden zamanın
Vurdumduymazlığın kamçılarını tattım iniltilerde
Huzurdu
Sükûttu bu
’’ölüm iyiliği’’ dedikleri demek buydu
Ah serencamını görmek vardı bu firkatin
Vuslat mıydı acep nasibinde bu fakirin
Beşerdim
Sevdim, yandım, eridim, bittim
Köz oldum ayrılık oduyla
Yanacak ve yakacak beden de kalmadı, ruh da
Şimdi, ne bu dünyada ne mahşerde
Unutamayacaksam mah cemalini
Yalvarıyorum!
Gitme…
(alıntı)
July 24 Yolname![]() Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin
gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan,
yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal… "En doğru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma… Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır. Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler. Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, telörgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın , merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol : insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur. Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken, başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir şey daha : Pusulayı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; İbreyi saptırırlar da haberin olmayabilir. Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzrindeki saptırıcı etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan başkasından korkarsan , korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin. Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır; Yani, kendi benliğinin sana kazdığı tuzak. HAYIRLI YOLCULUKLAR DOSTUM MUSTAFA İSLAMOĞLU Elde var Aşk Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?
Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının.
İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. June 19 Müslüman..![]() 'Müslüman', 'gönül' gibi olmalı; komşuluğundaki çirkinlikleri bile güzelleştirmeli. 'Gönül'ün 'alçak'a yaptığını yapabilmeli; 'alçak gönüllü'de olduğu gibi. Hırsızı masum kılabilmeli; 'gönül hırsızı' misali. Müslüman, gönül gibi olmalı; adamın gönlü müslüman olmalı. Müslüman medeni olmalı; ne denî olmalı, ne densiz olmalı. Medeniyet onun sırtında yükselmeli; madeninde sırtlarda taşınmak hayali olmamalı. Kimliğini söyleminde ve eyleminde sunmalı; söylem ve eylemle kimlik dayatmaya kalkmamalı. Müslüman özgür olmalı; ama özgürlüğün sınırının başkasının özgürlüğüne zarar verdiği noktadan önce kendisine zarar verdiği noktada bittiğini bilmeli. Müslüman, yaşamalı. Hayatta olmalı ve hayata çağırmalı. Yaşama ile değişim arasındaki ilişkiyi benimsemeli. Beyni ideolojik prangalar altında inlerken özgürlük hitabeleri okumamalı. Müslüman dişlememeli, dişlenmemeli; fişlememeli, fişlenmemeli. Dişlemek dişlenmeye davet olduğu gibi, fişlemenin kendisini 'fişleyici' olarak fişlemek olduğunu bilmeli. Müslüman, kendisine uzak veya kendisine yakın diye kategoriler oluşturmamalı; çünkü kendisini her yerde ve herkesle görebilmeli. Müslümanın gettosu da; fildişi sarayı da; korunaklı barakası da; dağ başında mağarası da olmamalı. Müslüman toplum, toplum olmalı; bir amirin veya amir ideolojinin emriyle toplanmış bir güruh olmamalı. Toplum mühendisliğine soyunmamalı; [cemaat görüntüsü ardında] elitokrasiyi savunmamalı; [“bölünürüz ha!” kaygısıyla] demokrasiden gocunmamalı. 'Toplum yanlış yapmış' diyen bürokratik oligark[ın yaptığı gibi] “hizmet” kelimesinin arkasına sığınmamalı. Müslüman toplum kuruluşu, insan endeksli olmalı, insanın ihtiyaçlarını karşılamalı, insanın haklarını savunmalı; rejim endeksli olmamalı, ideolojik arayışlara kaymamalı, yeni bir toplum kurgulayan müslüman kıyafetli militan, partizan ve faşizan kafaları barındırmamalı. Müslüman, kendini dinletmeli ama dinleştirmemeli; sizin müslümanlığınız size bizim müslümanlığımız bize dememeli. Kendi doğrusunu sevmeli; ama başkasının doğrusuna da sövmemeli. Var olmalı, varlığına saygı duyulmasını beklemeli; ama bunun başkalarının varlığından ve onların varlığına saygı duymaktan geçtiğini de bilmeli. Müslüman mûtî olmamalı; ama mûsî de olmamalı. İtaatsizliğini isyana dönüştürmemeli; fikir özgürlüğünü savunmalı; ama fikri kısıtlayan, dışlayan fikir beyanında da bulunmamalı. Müslüman, çocuk gibi olmalı. Yaşlılar içlerinde bir çocuk yan sakladığı gibi, apolet takanlarımız da, hukuka hükmedenlerimiz de, ilmin kapı bekçiliğine soyunanlarımız da içlerinde bir [çocukça] yön saklayabilmeli. Müslüman, toprak gibi olmalı. Hepimiz topraktan çıkıp, toprağa döneceğimiz gibi; herkes, ama herkes, içinde yetişip büyüdüğü [yere yöreye] bir gün geri döneceğini, [hesaba çekileceğini] bilmeli. June 09 Vuslata Hüzün Kala
Bir günahın duldasında sevdim seni Kan karanlık gecelerde gönlüme düşen sendin Ruhumun isyana açık her deminde Tüm gemileri yakacak, yine bendim
Bir özlemin gölgesinde sardım seni Güneşin doğmaması bugün ve açmaması güllerin Bülbülün gülizâra küsmesi Buluta gizlenmesi kamerin Tüm bu hicâba sebep sendin
Bir çocuğun düşlerinde gördüm seni Güldü tenin, güldü entarin Yaşmağın gül bahçesinden Baktıkça uzaklaşıyorum sanki Nazar ber kadem miktarınca ayrı kalamadığım gözlerinden
Bir fakirin secdesinde andım seni Yerle yeksan olan semadan indirdim kandilleri Zöhre yıldızını taç yaptım da başına Gözyaşımı akıtamadım kar beyaz avucuna
Vuslata hüzün kala Ölüme amenna!
May 17 sana onları adayacağım..![]() ekmeğime katık, aşımın ateşi
acılarımla başbaşa kalmak istiyorum yalnız onlar anlıyorlar beni ve yalnız onları dinliyorum
(Mustafa İslamoğlu)
April 25 Hiç yüzünü görmeden aşık oldunuz mu birine? Hiç yüzünü görmeden aşık oldunuz mu birine?
Ezelde aşık olmuşum sadece bir isme..' Bu nasıl iştir?!' demeyin..
Ben bilmiyorum, ama oldu işte!.. Her an şaşılacak işler olmuyor mu yerde ve gökte?..
Bir ismin peşinde koştum durdum yıllarca ümitsizce..
Acaba kimdir, bilir miyim, yüzünü görür müyüm? diye..
Ansızın karşılaşıverdim O'nunla zamanın bir yerinde..
Yer ve gökte ararken Öz'de buldum,
Sen'de ararken Ben'de buldum derler ya,
İşte öylesine..
Meğer ne de güzelmiş.. Ey benim nazlı yarim, sevda çiçeğim, aşk bahçem..Ne yana dönsem,
sadece Sen! yanlız Sen!
Mecnunum, aşkından olmuşum bir divane..
Bir varmış,Bir yokmuş, evvel zaman içinde, zaman hayal içinde..Hani o vakitler çağırmıştın beni,
gönülden sessiz ve gizlice?.. '
Çiçeği dalından kim kopardı, Seni benden kim ayırdı? Ben Gül'üm,Sen Bülbül, dön gel yine Ben'im ol..' diye..
Gelmez miyim Yar, Beli! elbette ! elbette !
İşte o gün bir yemin ettim ilahi aşkın üstüne..
Sözleştik O arşın altında BİR'leşmek üzere..
Vakit o vakit, bugün neş'e var, aşk var evimizde..
Düğün dernek kuruldu Gül bahçemizde..
Melekler koşuşuyor bir telaş, pür telaş içinde..
Bir o yana, bir bu yana, hepsi de delicesine..
En güzel ilahiler söylenirken o yüksek burçlarımda..
Güneş, ay ve yıldızlar raks eder semalarımda..
Bir bir çıkarılıp attım o eski elbiselerimi de..
Kuğular gibiyim bembeyaz gelinliğimle..
İnciler taktılar sırma saçımın örgüsüne..
Sürmeler çektiler gözümün kısırdöngüsüne,
Gül suları serptiler aşkınla yanan şu zavallı göğsüme,
Taze gül yaprakları da dökülmüş üstüme..
Mikail tatlı bir meltem estiriyor başımda yine..
Cebrail hayretten secde etmiş, çok şaşkın bu işe, ömrümde hiç böyle aşk görmemiş mi ne?..
İşte duyuyorum defler çalınıyor bir yerlerde, Sevdiğim sesleniyor, 'Bir AN'da, ansızın geliver !' diye..
Ne duruyorsun İsrafil, artık şu Sur'a üfle!
Varsın kıyamet kopsun külliyen alemde, bundan kime ne?
Aşk ile BİR olacağız, kainat duysun ezelden ebede...
İşiten,Gören, bilen herkes davetli düğünüme..
Selamün Aleyküm Azrail !
Çok sevindim seni gördüğüme..
Hazırım, gidelim..
Örtün artık şu duvağı yüzüme...
March 20 dolmuş diyalogları :)Yolcu müsait bi yerde inmek ister ama dili sürçer: February 11 hediye![]() İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde,altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir.O heykeli bulunca bana haber ver." Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı: "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim" January 06 GÜLDÜREN ANONSLAR :) kabataş-yalova iskelesi
- sayin yolcular, lütfen tek sira halinde ilerleyelim..... alooo....kime diyorum!! eminonu - beyazıt istikametindeki tramvay anonsu :
- sayın yolcular lutfen kapılara yaslanmayınız!!!bir kac dakika sonra: - arkadasım yaslanmayın diyoruz kapilara ne var o kapilarda anlamadim ki? -?? istanbul ataturk havalimani girisi (1999-2000 hangisi emin degilim) polis otosu: lan yavuuuuzz!!... ulan yavuuuuzzz!!(megafonun acik oldugunu farkeder)................ee yavuz bey.... cılgınca karlı bi istanbul, yerler buz tutmus. bagdat caddesinde bir polis arabasi; ![]() ![]() ZİYARET ETTİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜRLER :) FAYDALI OLACAĞINA İNANDIĞINIZ HERŞEYİ ZİYARETÇİ DEFTERİME EKLEYEBİLİRSİNİZ..ESSELAMÜN ALEYKÜM :)
|
|||||||||||||||||
|
|