nurgül's profileDavasız insan,hedefsiz, ...PhotosBlogLists Tools Help

Davasız insan,hedefsiz, gayesiz insandır.Hayatının bir gayesi ve hedefi olmayan kimsenin bir kişiliği ve kimliği de olmaz.

(msn arkadaşlığını kabul etmiyorum)

nurgül

Occupation
Location
Interests

Windows Media Player

Photo 1 of 61
March 30

Niye Ben!(yüzyılın en anlamlı yazısı)

 
“Neden benim başıma geldi?” Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu.
“Niye ben?” Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler.
 Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki… Benim değil, “öteki”lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan.
 “Ben” dediğimiz dokunulmazdır. “Ben” öyle sıradan değil(im)dir. Olağan bir kaza haberinin o hep bildik “ölü sayısı” arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam “ben”. Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye “ben”im o “biri”?
“Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?” “Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?” “Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?” “Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?”
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o “şey” geldiğinde.
 Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: “Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!” Her şey ve herkes “başka”laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların “Baba!” dediğinde ömür boyu cevap alamayacak.
 
 Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir “başkası” dahasın başkalarının gözünde. Bir “başkası”nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir “başkası” olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini.
Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde?
 Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen “ben” de olsa, “ölenle ölünmüyor”muş.
Hayat devam ediyor “ben”siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! “Olsa da bir olmasa da bir”mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: “Neden başkası değil de ben?” Daha açıkçası: “Niye ben seçildim?” “Ne isteniyor benden?” “Hak etmedim ben bu ‘ceza’yı!”
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz.
Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz “kader”i takdir edenledir. Yani Yaradan’la karşı karşıya gelir aklımız. “Ben”i Vareden’e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz.
 “Ne istedin benden?” “Benim ne suçum vardı ki?”
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. “Ben” kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama “kader mahkûmu” oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama “n’edersin kaderime yazılmış” deyiverir, sıyrılırım.
Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere “mahkûm” eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını “kader”in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam “Niye ben?” sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, “Niye benim başıma geldi?” diye sızlanmak yok. “Başkaları”nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, “Niye ben hayatta kaldım?” diye hesap sormak yok.
Değil mi?
Farkında değilim ama… Ben bana “ben” diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! “Ben”i bir “başkası” da olabilecekken “ben” diye seçip Vareden’e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ başkalarının “başkası” diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir “yok” olabilirdim.
 “Yok” olduğunun bile farkında olunmayan bir “şey”dir “yok”luk… Ben “ben” olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? “Ben” olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! “Ben” varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma “ben”den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile “ben” olmayı hesap edemezken, “ben” diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.
Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer “biricik”mişim ben. “Bitane”ymişim beni “ben” olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana “ben” diyebiliyorum? Ya, ben bana “ben” diyemeyenlerden olsaydım? “Sen” diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım?
Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim?
Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
“Niye ben?” diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım “ben” sayesinde sorabiliyorum… Ne garip? Hiç yoktan kazandığım “ben”imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım.
 
Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım “ben”imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: “Ben” bana sürprizim. Hiç ummamıştım “ben” diye/bilineceğimi… Hiç beklemiyordum “ben” diyebilenler arasına seçileceğimi… Ben beni “ben” bilmeseydim, ben “ben” olamayışıma ağlayabilecek miydim?
Ben şimdi burada soruyorum kendime:
“Niye ben?”
 
Senai Demirci
 
March 18

TEK MESELE - TEK ÇÖZÜM

 
 
 

'Allah (c.c) şöyle der :) 'Ey huzur içinde olan nefis! Sen
O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! '(Fecr: 27-28)


Tek meselem var bu Dünyada, tek meselem,
Bir Deli gibi kaygısız, bir Veli gibi teslim,
Derviş gönüllü, kâlbi hoşnut ve selim,
Huzurlu bir nefse kavuşmak, tek meselem.

Emr-i bil marufa harfiyen uymak meselem,
Nur gibi ışık saçmak, mum gibi sönmek,
Rabbe, bir bebek kadar masum dönmek,
'Gir Cennetime' hitabını duymak meselem.

Tek meseleme, tek çözüm var.
Anlayana bir çift sözüm var:
Huzurlu bir nefis için Kur'an'a kaydolmak gerek.
Huzurlu bir nefis için Allah'ta kaybolmak gerek.

Öyle bir kaydol ki, öğrenciliğin sürsün ölene dek.
Öyle bir kaybol ki, bulamasınlar seni ölene dek.

Ahmet SANDAL
Şair Yazar
 
 
 
February 18

Gazze için sabah ezanı vakti

 
 
Bilâl’in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik. Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl’in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl’in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.
“Allahüekber… Allahüekber…”
Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları “ölebilir Zehra!” diyor. “Ölmeli…” diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra’nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. “İnce kuru” saçları çok geliyor Zehra’ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra’nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi…
“Allahüekber… Allahüekber…”
Seccadesi köşede katlı duruyor Ahmet Yasin’in. Abdestini yeni almış. Suyla değil kanla tamamlamış guslünü. İğne başı kadar bile kuru yeri kalmamış. Tepeden tırnağa mazlum, masum. Secdeye koyacak başı kalmamış. Yüzü yok kıbleye dönecek. Uğrunda öldürüldüğü imanını şahit bırakmış cesedinin yanı başına. Cenazesini kaldıracaklar bile öldürülmüş, öldürülecek… Ateşten seccadeler seriliyor sokak aralarına. Başı eğilmiyor zalime şehitlerin. İblis soyunun hesapları bencilliğe varıyor, kibre dayanıyor. Şefkat başını uzatamıyor pencerelerden. Korku bile korkuyor nursuz suratlarından.
“Eşhedü en lâ ilahe illalah…”
Sabaha kan çorbası hazırlıyor zalimler. Katliam partisi ihraç ediyorlar oturma odalarına. Uyuyor mudur Olmert acep? Onun da gözleri var mıdır uyumaya hasret? Sakinleşir mi rüya görürken nefreti? Söner mi azgınlığı yüzüne su vururken? Zehrâ’nın yaşında bir kızı var mıdır füzeyi ateşleyen askerin? Gece utanıyor gece olduğuna; karanlığıyla gizlediği tanklar ateş dolduruyor bebelerin süt kokan ağızlarına. Sabahın gönlü yok gün ışığını görmeye; ölü kuşkanatlarıyla örtüyor ölü kızların utangaç saçlarını. Alev topu düşüyor “lâ ilâhe” ile “illallah” arasına… Kinlerini ilah edinenler namlunun gerisinde duruyor, “illâ Allah” diyenler namlunun ucunda kül oluyor, gül oluyor. Keskince bir “lâ…” yükseliyor Leylâ’nın kan sızan dudaklarından… “Allah…” diye akışıyor son nefesi; ateşleri söndürüyor bakışının güneşi.. “Şahit olduk yâ Rab, Sen de bize şahit ol...”
“Eşhedü enne Muhammed’ürresûlullah...”
Az daha büyüseydi Muhammed, olur a, belki öğrenirdi adını. “Muhammed” diye seslenince müezzin; belki dudakları kıvrılır, gözleri çevrilirdi. Adı yüzünden katledildi Muhammed bebek. Adını çekemeyenler ancak tetik çekebiliyorlar. Muhammed’lerin varlığını hazmedemeyenler, Ebuleheb gibi ateş taşıyorlar dudaklarında, haset üstüne haset yığıyorlar kalplerine. Kuruyasıca elleriyle ateş sütunları örüyorlar etraflarına. Kendi kendilerini hapsediyorlar alevden parmaklıkların ardına. Nefret aleviyle kundakladıkları Muhammed bebenin ölü yüzüne yerleşen tebessümün, kremle besledikleri kendi yüzlerine niye yakışmadığını anlamayacaklar.
“Hayyâlessalâh…”
Haydin namaza ey Gazzelilerin uykucu kardeşleri. Kardeşleriniz ağlarken gülebilen dudaklarınıza hiç olmazsa Fatiha değsin. Bebelerin kahvaltı saatinde kurşun yediği Gazze’nin komşuları, çocuk çığlıklarına dayanamayıp kapattığınız kulaklarınıza hiç olmazsa ezan değsin. Gözlerinin içine utanmadan bakabildiğimiz kızımıza, “sen Gazzeli çocuklardan biri olsaydın, ben sen öldürülürken de uyurdum” diyebiliyorsak, uyumaya devam edelim.
“Hayyâlelfelâh…”
Kurtuluş kervanı çoktan göçtü. “Ah keşke kavmim de bir bilseydi..” diye müjde vermek için yanıp tutuşuyor şehitler. Ezan mı? Gazze’de bu sabah ezan yarım kaldı. Belki de hiç başlayamadı. Ama şimdilik.. Sadece şimdilik…
 
SENAİ DEMİRCİ (alıntı)

 

 

Dünya aşkın celladı diyorlar.. hakiki aşık; aşkı yakıp yıksada onu, yüreğinin yangını olsada sevdası; güle sarılır gibi dikenlerine aldırmadan,sarılırmış aşkınıda teslim etmezmiş dünyanın eline...kıyamazmış...Aşksız sevdasız olmaz dermiş ne dünyaya ait olan ne de ukbaya... ve hakiki vuslatın yaşanacağı o güne hazırlarmış yürek yangınını gelinlik kızlar gibi...süslermiş,püslermiş...çünkü ona haber gelmiş 14 asır evvelden;'KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERMİŞ...'
 hakiki aşk diyarında asıl maşukların sofrasında birlikte olabilmek duasıyla...

 
October 05

İnşirah...İnşiRah..İnŞirah..

 
“Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(inşirah/1)


Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.

“Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .”(inşirah/2)


Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.
 

“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)


 
Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.


“Yalnız Rabbine yönel.”(inşirah/8)


 Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim...

alıntıdır...

 

 

August 03

Adı Yok

 

 

Adını koyamadım bu serzenişin

Yetmedi hiçbir laf, söz, kelam

Yetişemedi âyineliğine ruhumun

 

İkindi yağmurlarında ıslanan kalbimde

Çatlaklar peyda oldu şerha şerha

 

Heyhat!

Bu kuraklığa anlam yükleme sancılarımda

Pervane oldum yine kor gecelerde

Nâra düştüm yardan

 

’’Yara beni, yara beni

Aşkın oku yara beni

Bıraksınlar yâra beni

Atsın yardan yara beni’’

 

Yandım

Yandıkça kavruldu yüreğim

Naçar kaldım sükûtun sahillerinde

Yarama em olur sandım gözyaşlarım

Ve aktı gözümden gönlüme

 

Kandım

Suya kanar gibi gözyaşıma kuytu köşelerde

Estikçe rüzigârlar üzerinden zamanın

Vurdumduymazlığın kamçılarını tattım iniltilerde

 

Huzurdu

Sükûttu bu

’’ölüm iyiliği’’ dedikleri demek buydu

 

Ah serencamını görmek vardı bu firkatin

Vuslat mıydı acep nasibinde bu fakirin

 

Beşerdim

Sevdim, yandım, eridim, bittim

Köz oldum ayrılık oduyla

Yanacak ve yakacak beden de kalmadı, ruh da

 

Şimdi, ne bu dünyada ne mahşerde

Unutamayacaksam mah cemalini

Yalvarıyorum!

Gitme…

 

                                                     (alıntı)

 

July 24

Yolname

Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin
gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
 
Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan,
yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…

"En doğru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak
lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma…

Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler.

Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik
uyuşturucularla keyif çatanları, telörgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre
koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine
zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını
çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara
kızıp yolu satanları göreceksin.

Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen,
amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın , merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol :
insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.

Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken,
başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.

Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman
olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir
şey daha : Pusulayı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; İbreyi saptırırlar da haberin olmayabilir.

Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak
durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzrindeki saptırıcı etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan
başkasından korkarsan , korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin.

Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır; Yani, kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.

HAYIRLI YOLCULUKLAR DOSTUM
MUSTAFA İSLAMOĞLU
 

Elde var Aşk

 
 

Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.

 

Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.

 

Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.

 

Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.

 

Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.

 

Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.

 

Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.

 

Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.

 

Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.

 

Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.

 

Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.

 

“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…

 

Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.

 

O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.

 

Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?

 

Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.

 

Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.

 

Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.

 

Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının.

Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.

 

İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma.

Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:

“Elde var aşk”

June 19

Müslüman..

 
'Müslüman', 'gönül' gibi olmalı; komşuluğundaki çirkinlikleri bile güzelleştirmeli. 'Gönül'ün 'alçak'a yaptığını yapabilmeli; 'alçak gönüllü'de olduğu gibi. Hırsızı masum kılabilmeli; 'gönül hırsızı' misali. Müslüman, gönül gibi olmalı; adamın gönlü müslüman olmalı.

Müslüman medeni olmalı; ne denî olmalı, ne densiz olmalı. Medeniyet onun sırtında yükselmeli; madeninde sırtlarda taşınmak hayali olmamalı. Kimliğini söyleminde ve eyleminde sunmalı; söylem ve eylemle kimlik dayatmaya kalkmamalı.

Müslüman özgür olmalı; ama özgürlüğün sınırının başkasının özgürlüğüne zarar verdiği noktadan önce kendisine zarar verdiği noktada bittiğini bilmeli. Müslüman, yaşamalı. Hayatta olmalı ve hayata çağırmalı. Yaşama ile değişim arasındaki ilişkiyi benimsemeli. Beyni ideolojik prangalar altında inlerken özgürlük hitabeleri okumamalı.

Müslüman dişlememeli, dişlenmemeli; fişlememeli, fişlenmemeli. Dişlemek dişlenmeye davet olduğu gibi, fişlemenin kendisini 'fişleyici' olarak fişlemek olduğunu bilmeli. Müslüman, kendisine uzak veya kendisine yakın diye kategoriler oluşturmamalı; çünkü kendisini her yerde ve herkesle görebilmeli. Müslümanın gettosu da; fildişi sarayı da; korunaklı barakası da; dağ başında mağarası da olmamalı.

Müslüman toplum, toplum olmalı; bir amirin veya amir ideolojinin emriyle toplanmış bir güruh olmamalı. Toplum mühendisliğine soyunmamalı; [cemaat görüntüsü ardında] elitokrasiyi savunmamalı; [“bölünürüz ha!” kaygısıyla] demokrasiden gocunmamalı. 'Toplum yanlış yapmış' diyen bürokratik oligark[ın yaptığı gibi] “hizmet” kelimesinin arkasına sığınmamalı.

Müslüman toplum kuruluşu, insan endeksli olmalı, insanın ihtiyaçlarını karşılamalı, insanın haklarını savunmalı; rejim endeksli olmamalı, ideolojik arayışlara kaymamalı, yeni bir toplum kurgulayan müslüman kıyafetli militan, partizan ve faşizan kafaları barındırmamalı.

Müslüman, kendini dinletmeli ama dinleştirmemeli; sizin müslümanlığınız size bizim müslümanlığımız bize dememeli. Kendi doğrusunu sevmeli; ama başkasının doğrusuna da sövmemeli. Var olmalı, varlığına saygı duyulmasını beklemeli; ama bunun başkalarının varlığından ve onların varlığına saygı duymaktan geçtiğini de bilmeli.

Müslüman mûtî olmamalı; ama mûsî de olmamalı. İtaatsizliğini isyana dönüştürmemeli; fikir özgürlüğünü savunmalı; ama fikri kısıtlayan, dışlayan fikir beyanında da bulunmamalı.

Müslüman, çocuk gibi olmalı. Yaşlılar içlerinde bir çocuk yan sakladığı gibi, apolet takanlarımız da, hukuka hükmedenlerimiz de, ilmin kapı bekçiliğine soyunanlarımız da içlerinde bir [çocukça] yön saklayabilmeli.

Müslüman, toprak gibi olmalı. Hepimiz topraktan çıkıp, toprağa döneceğimiz gibi; herkes, ama herkes, içinde yetişip büyüdüğü [yere yöreye] bir gün geri döneceğini, [hesaba çekileceğini] bilmeli.
June 09

Vuslata Hüzün Kala

 

  Bir günahın duldasında sevdim seni

Kan karanlık gecelerde gönlüme düşen sendin

Ruhumun isyana açık her deminde

Tüm gemileri yakacak, yine bendim

 

Bir özlemin gölgesinde sardım seni

Güneşin doğmaması bugün ve açmaması güllerin

Bülbülün gülizâra küsmesi

Buluta gizlenmesi kamerin

Tüm bu hicâba sebep sendin

 

Bir çocuğun düşlerinde gördüm seni

Güldü tenin, güldü entarin

Yaşmağın gül bahçesinden

Baktıkça uzaklaşıyorum sanki

Nazar ber kadem miktarınca ayrı kalamadığım gözlerinden

 

Bir fakirin secdesinde andım seni

Yerle yeksan olan semadan indirdim kandilleri

Zöhre yıldızını taç yaptım da başına

Gözyaşımı akıtamadım kar beyaz avucuna

 

Vuslata hüzün kala

Ölüme amenna! 

 

May 17

sana onları adayacağım..

 
[acelya_bonsai_2.jpg]
 
ekmeğime katık, aşımın ateşi
acılarımla başbaşa kalmak istiyorum
yalnız onlar anlıyorlar beni
ve yalnız onları dinliyorum


hayatıma girdin madem
andacım ol hatıramı yaşat
ne beni anladığını söyleyen
ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın
sen al acı
senin olayım
beni sen kuşat


.........


madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek
artık ölmek için yaşamak gerek
hayatımın gözelerinden
damıttığım bu şiiri bin kez ölerek
sana adamamı bekleme benden
gün gelir tütmez olursa ocağım
acılar var bende duvağı açılmamış
bekle


sana onları adayacağım.

(Mustafa İslamoğlu)

 

 

April 25

Hiç yüzünü görmeden aşık oldunuz mu birine?

 
 
Hiç yüzünü görmeden aşık oldunuz mu birine?
Ezelde aşık olmuşum sadece bir isme..' Bu nasıl iştir?!' demeyin..
Ben bilmiyorum, ama oldu işte!.. Her an şaşılacak işler olmuyor mu yerde ve gökte?..
Bir ismin peşinde koştum durdum yıllarca ümitsizce..
Acaba kimdir, bilir miyim, yüzünü görür müyüm? diye..
Ansızın karşılaşıverdim O'nunla zamanın bir yerinde..
Yer ve gökte ararken Öz'de buldum,
Sen'de ararken Ben'de buldum derler ya,
İşte öylesine..
Meğer ne de güzelmiş.. Ey benim nazlı yarim, sevda çiçeğim, aşk bahçem..Ne yana dönsem,
sadece Sen! yanlız Sen!
Mecnunum, aşkından olmuşum bir divane..
Bir varmış,Bir yokmuş, evvel zaman içinde, zaman hayal içinde..Hani o vakitler çağırmıştın beni,
gönülden sessiz ve gizlice?.. '
Çiçeği dalından kim kopardı, Seni benden kim ayırdı? Ben Gül'üm,Sen Bülbül, dön gel yine Ben'im ol..' diye..
Gelmez miyim Yar, Beli! elbette ! elbette !
İşte o gün bir yemin ettim ilahi aşkın üstüne..
Sözleştik O arşın altında BİR'leşmek üzere..
Vakit o vakit, bugün neş'e var, aşk var evimizde..
Düğün dernek kuruldu Gül bahçemizde..
Melekler koşuşuyor bir telaş, pür telaş içinde..
Bir o yana, bir bu yana, hepsi de delicesine..
En güzel ilahiler söylenirken o yüksek burçlarımda..
Güneş, ay ve yıldızlar raks eder semalarımda..
Bir bir çıkarılıp attım o eski elbiselerimi de..
Kuğular gibiyim bembeyaz gelinliğimle..
İnciler taktılar sırma saçımın örgüsüne..
Sürmeler çektiler gözümün kısırdöngüsüne,
Gül suları serptiler aşkınla yanan şu zavallı göğsüme,
Taze gül yaprakları da dökülmüş üstüme..
Mikail tatlı bir meltem estiriyor başımda yine..
Cebrail hayretten secde etmiş, çok şaşkın bu işe, ömrümde hiç böyle aşk görmemiş mi ne?..
İşte duyuyorum defler çalınıyor bir yerlerde, Sevdiğim sesleniyor, 'Bir AN'da, ansızın geliver !' diye..
Ne duruyorsun İsrafil, artık şu Sur'a üfle!
Varsın kıyamet kopsun külliyen alemde, bundan kime ne?
Aşk ile BİR olacağız, kainat duysun ezelden ebede...
İşiten,Gören, bilen herkes davetli düğünüme..
Selamün Aleyküm Azrail !
Çok sevindim seni gördüğüme..
Hazırım, gidelim..
Örtün artık şu duvağı yüzüme...